Facebook

This is default featured slide 1 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured slide 2 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured slide 3 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured slide 4 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured slide 5 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

GAYBİ HABERLER / Sonsuz Nur / M.F.GÜLEN

Kendi Devrine Ait Olanlar

1. Başta Buhârî, Müslim bütün hadîs kitapları ittifakla şu hususları naklediyorlar: Birgün Allah Resulü (sav) minbere çıkmış.. nazarı gaybî âlemler ufkunda ve öfke şeklinde tezahür eden celâlî tecellîler arasında, cemaatine demet demet vâridât sunuyordu. Bir ara: “Bugün bana her istediğinizi sorun!” buyurdu. Herkes soruyor, O da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı: “Benim babam kim ya Resulallah?” dedi. Herhalde, az da olsa babası hakkında dedikodu vardı. Böyle bir şayiâ ise genci tedirgin ediyordu. O gün bir fırsat bulmuş ve her zaman -Hakk’ın izniyle- gayba gözleri açık Allah Resulü’ne babasının kim olduğunu sormuştu. Efendimiz cevap verdi: “Senin baban Hüzâfe’dir.” Genç artık müsterihti; zira aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da aksine ihtimal verilmeyecek şekilde bir babaya nisbet edilecek ve kendisine Abdullah b. Huzâfetü’s-Sehmî denecekti. İşte böyle, herkesin bir şeyler sorduğu esnada Allah Resulü’nün o andaki ruh hâletini çok iyi kavrayan biri, evet o koca Ömer (ra) birden ayağa fırladı ve: “Biz, Rabb olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak da Hz. Muhammed (sav)’den razıyız” dedi. Onun bu ince, mânidar karşılığı Allah Resulü’nün sînesinde esen itmi’nân esintilerinin tezahür menfezlerini araladı. Derken celâlî tecellîler yerlerini üns esintilerine bıraktılar.

Bu hâdise o gün mescidi dolduran sahâbeler huzurunda cereyan etmişti. Bütün sahâbe, Allah Resulü’nün dediklerini tasdik ediyor ve âdetâ sükutlarıyla “Sadakte” diyorlardı.88
2. Müslim naklediyor: Hadîsin ravisi ise Hz. Ömer (ra) buyuruyor ki: “Bedir’de bulunuyorduk. Allah Resulü, muharebe adına stratejisini tam tesbit etmiş ve kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara yine gözleri aralanan gaybî perdelerin verasında ve bakışları istikbâl ufkunda eliyle bazı yerleri işaret ederek: ‘Burası Ebu Cehil’in öldürüleceği yer; şurası Utbe’nin, şurası Şeybe’nin ve şurası da Velid’in sırtının yere geleceği yer...’ Ve, daha birçok isim saydı.” Muharebeden sonra Hz. Ömer kasem ile diyor ki; “Allah Resûlü nereyi ve kim için işaret etmişse, hepsini o yerlerde ölü olarak bulduk”89. Evet, hayatlarında Allah Resûlü’nü dilleriyle tasdik etmeyen bu insanlar, şimdi murdar cesetleriyle O’nun sıdkına ve doğruluğuna şehadette bulunuyorlardı. Zira O haber veriyor ve verdiği haberler, santim şaşmadan aynen tahakkuk ediyordu.

3. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, şöyle bir hâdisenin nakledildiğini görüyoruz:
Allah Resulü, ashabıyla beraber mescitte oturuyordu. Bir aralık: “Biraz sonra buraya nasiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek, şu kapıdan içeriye girecek. O, Yemen’in en hayırlılarındandır ve alnında, meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır” dedi. Bir müddet sonra aynen, Allah Resûlü’nün haber verdiği gibi bir insan gelip O’nun huzurunda diz çöktü ve müslüman olduğunu ilân etti. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edep âbidesi bu insan Cerîr b. Abdillah el-Becelî’den başkası değildi. 90

4. Beyhakî’nin Delâilü’n-Nübüvve’sinde şu hâdise naklediliyor:
Ebu Sufyan, Mekke’nin fethi esnasında müslüman olmuş, ancak îman gönlüne tam oturmamıştı. Allah Resûlü, Kâ’be’yi tavaf ederken, Ebu Sufyan da orada dolaşıyordu. Bir ara aklından geçti: “Acaba, yeniden bir ordu toplayıp şunun karşısına çıksam nasıl olur?” Tam o esnada Allah Resûlü, Ebu Süfyan’ın yanına sokuldu ve kulağına eğilerek: “O zaman yine seni mağlup ederiz” buyurdu. Ebu Süfyan, işi anlamıştı. O ana kadar kalbinde titrek duran îman, birden oturaklaştı.. olduğu yerde havaya zıplayarak: “Allah’a tevbe ve istiğfar ediyorum” dedi91. Ebu Süfyan’ın bir anlık aklından geçenleri, Allah Resûlü’ne kim haber vermişti? İşte Ebu Süfyan, bu davranışıyla gösteriyordu ki, O, Allah’ın Resûlü’ydü ve doğru söylüyordu...

5. Yine mu’teber hadîs kitaplarında şu hâdise naklediliyor: Umeyr b. Vehb ki o sahâbe arasında “Ruhbanü’l-İslâm” diye anılırdı. Halbuki cahiliye devrinde adı “şeytan adam”dı92. Safvân b. Ümeyye ile oturup anlaştılar. Umeyr b. Vehb müslüman gibi görünecek, Medine’ye gidecek ve Allah Resûlü’nü öldürecekti. Buna karşılık da Safvân b. Ümeyye ona belli miktarda deve verecekti.

Umeyr, kılıcını biledi ve yola koyuldu. Medine’ye geldiğinde ise müslüman olduğunu, Allah Resûlü’ne biat etmek istediğini söyledi. Alıp mescide getirdiler. Fakat sahâbenin Umeyr’e hiç itimadı yoktu. Onun için de, kimse onu Allah Re-sûlü’yle yalnız bırakmaya razı değildi. Hepsi etten, kemikten kale gibi Allah Resûlü’nün etrafına dizilmiş onu gözetliyorlardı. Umeyr mescide girince, Allah Resûlü, niçin geldiğini sordu. Umeyr, bir sürü yalan söyledi; fakat hiç birine de Allah Resûlü’nü inandıramadı. Sonunda İki Cihan Serveri şöyle buyurdu: “Madem ki sen doğruyu söylemiyorsun, o halde ben söyleyeyim: Sen Safvân ile şurada şöyle şöyle konuştun ve beni öldürmek için geldin. Buna karşılık da Safvân’dan şu kadar deve alacaktın.”

Umeyr, beyninden vurulmuşa döndü, derhal Allah Resu-lü’nün ellerine sarılarak müslüman oldu.93 Ve daha sonra kendini öyle ibadete verdi ki, ona sahâbe arasında “ruhban” deniyordu.

Umeyr ile Safvân arasında geçen bu konuşmayı Allah Resûlü nereden duymuştu? Arada bunca mesafe varken, bu haberi O’na kim ulaştırmıştı?

İnanan-inanmayan herkes bu ve benzeri vak’aları heceleye dursun, biz diğer fasla geçelim...

İstikbâle Ait Olanlar

Yakın Zamanda

1. Buhârî ve Müslim, Hz. Üsâme’den naklediyor: (Üsâme, Zeyd b. Harise’nin oğludur. Allah Resûlü, Üsâme’yi çok sever ve yanından ayırmazdı. Hz. Hasan veya Hüseyin’i bir dizine oturtursa, çok defa öbür dizine de Üsâme’yi oturturdu94. Bir defasında hepsini birden kasdederek: “Allah’ım! Bunlara merhamet et. Çünkü ben de bunlara şefkat ediyorum” diye duâ etmişti).95 Hayat-ı seniyelerinin sonuna doğru Bizans’a karşı hazırladığı ordunun başına onu kumandan tayin etmiş ve senelerce önce babasının şehit düştüğü o topraklarda, Allah düşmanlarına hadlerini bildirme vazifesini ona tevdi’ ediyordu. Ancak, Efendimiz’in sıhhî durumunun ağırlaştığını gören Üsâme, orduyu durdurmuş ve Allah Resûlü’nün vefatına kadar hareket ettirmemişti.96 İşte bu Üsâme (ra) diyor ki: “Birgün Allah Resûlü’yle beraber bulunuyordum. O gün Efendiler Efendisi, Medine’nin yüksek binalarından birinin damına çıkmış, etrafı seyrediyordu. Bir ara: “Şu anda evlerinizin arasında yağmur gibi fitnelerin dökülmekte olduğunu görüyorum” buyurdular.97

O böyle deyip aramızdan ayrıldı.. O’nun arkasından sokaklar fitne seylâplarıyla inledi. Evet, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r. anhüm), hep bu fitnelerin kurbanı olarak şehit edildiler. Sanki fitneler de belâ ve musîbetlerin diliyle Allah Resûlü’ne “sadakte” diyorlardı...

GAYB MESELESİ ÜZERİNE

“Gayb” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır :
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir Kitap’tadır” (En’âm, 6/59).

Bu âyette, “gayb”ın tamamen Allah (cc)’ın nezd-i ulûhiye-tinde olduğu dile getirilmekte ve O’ndan başkasının -Hz. Muhammed (sav) de dahil- gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.

Ve, zaten Allah (cc) Efendimiz’i şöyle konuşturmuyor mu?
“De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kur’ân’dan başkasına uymam. ‘De ki: Körle gören bir olur mu?’ Siz hiç düşünmez misiniz?” (En’âm, 6/50).

“De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim; bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim” (Â’râf, 7/188).

Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:
“O bütün gaybı bilir. Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece onların (peygamberlerin) Rabblerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş) tir” (Cin, 72/26-27).

Şimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: “Allah Resulü, mutlak olarak gaybı biliyordu”, demek bir ifrat; “bilmiyordu” demek de bir tefrittir. O kendi olarak gaybı bilmezdi. Ancak Allah’ın bildirmesiyle öyle bir bilirdi ve bilmişti ki, bir ekranın başında durmuş da, kıyamete kadar zuhur edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla şerh edip insanlığın gözünün önüne sermişti. Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediğimiz mes’ele de işte budur. O, kendiliğinden birşey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakk’ın bildirdikleriydi. Bildiren, Allah (cc) olduktan sonra sadece peygamberler ve Peygamberimiz değil, ümmet arasında bir kısım yetişkin kimseler dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler. Nitekim Allah Resulü: “Benim ümmetim arasında bir kısım mülhemun vardır” 85 buyururlar ki, Allah (cc)’ın ilhamına mazhar insanlar, demektir. Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede savaşan İslâm Ordusu’nun, dağ tarafından düşman askerlerince kuşatıldığını gören Hz. Ömer, ordu kumandanı Sâriye’ye hitaben: “Ya Sâriye! Dağ tarafına” diye üç defa bağırması, Sâriye’nin de bu sesi duyarak kuşatmayı yarması... 86 Muhyiddîn b. Arabî gibi zâtların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen işaretlerde bulunması.. 

Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zâtın gelecekle alâkalı ihbarda bulunması bulunurken de Allah Resulü’ne yürekten bağlılık göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın Mişkat-ı Muhammedî’den süzülüp geldiğini itirafları, O zâtın -Allah’ın izniyle- ne kadar gaybe açık olduğunu gösterir. Evet, O’nun yetiştirdikleri, böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serveri’nin bir mu’cize olarak gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?.. 87

Mu’teber hadîs kitaplarında zikredilen, bu kabîl Efendimiz’in, üçyüze yakın mu’cizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı, aynen çıkmış, diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir. Biz burada bunların hepsini nakledecek değiliz. Sadece, fikir verme bakımından birkaç misâlle iktifa etmeyi düşünüyoruz ki; bu misâlleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:

Birincisi: Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.
İkincisi: Uzak ve yakın istikbâle ait söylediği sözler.
Üçüncüsü: Sehl-i müntenî üslupla ifade buyurduğu; ancak ilimlerin inkişafıyla daha sonra hakikatı anlaşılabilen mu’cizevî beyânlar...

Hz. Ömer (ra), hayatında hep bu fitnelerin zuhurundan korkuyordu. Bir defasında mescidde kalabalık bir insan topluluğu ile otururken sordu: “Allah Resûlü’nün haber verdiği fitneleri duyup da, haber verecek biri var mı?” Huzeyfe: “Ben varım” deyince, Hz. Ömer: “Sen cesur bir adamsın, söyle” dedi ve o da: “Kişinin fitnesi ailesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır. Bunlara da oruç, namaz, sadaka, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker keffaret olur” dedi. Ömer: “Hayır, ben bunları sormuyorum. Deniz dalgaları gibi dalgalanacak fitneleri soruyorum” dedi.

Huzeyfe: “Ya Ömer! Onların seninle hiçbir alâkası yok. Seninle onlar arasında kapalı bir kapı var” dedi. Hz. Ömer daha sonra: “Bu kapı açılacak mı, kırılacak mı?” diye sordu. Huzeyfe: “Kırılacak” dedi. Hz. Ömer sarsıldı, dudaklarından titrek bir sesle şu cümleler döküldü: “Öyleyse bu kapı, bir daha kapanmayacak.”98

Daha sonra sahâbe sordu: “Acaba Ömer bu kapının kendisi olduğunu biliyor muydu?” Huzeyfe cevap verdi: “Evet, dünkü geceyi bildiği gibi biliyordu.” Evet, biliyordu ki, ben gidince Ümmet-i Muhammed’in vahdetiyle alâkalı kapalı bulunan kapılar açılacak, fitne ve fesat alıp yürüyecek.. ümmet içinde çeşitli anlayışlar, muhtelif akım ve cereyanlar zuhur edecek...

Ömer, bunu biliyordu; çünkü bu olacakları haber veren sâdık ve masdûk olan İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa (sav)’ydı.

Ve günü gelince denilenler aynen zuhûr etti. Ömer, hain bir İranlı tarafından hançerlendi. Ömer’in hançerlendiği aynı gün, İslâm vahdeti de bağrından derin bir yara aldı. Hasım dünya hedefini çok iyi seçmiş ve insafsız avcı okunu tam hedefine isabet ettirmişti. Evet, onun vefatıyla fitneler âdetâ sel oldu aktı ve İslâm âlemini istilâ etti. Elbette bu, bir yönüyle hicrandı, ızdıraptı, fakat diğer yönüyle de hâdiseler diliyle tıpkı gökte, yıldızlardan “Lâilâhe illallah Muhammedü’r-Resûlullah” yazmak derecesinde bir delil ve bürhandı...

Muzafferiyet

2. Buhârî ve Ebû Dâvud’un Sünen’inde de Habbâb b. Eret (ra)’in anlattığı şu hâdiseye şahid oluyoruz. Şimdi ondan dinlediklerimizi hülasâ edelim:

“Sıkıntılı bir dönemde Allah Resûlü örtüsünü, başına almış Kâ’be’nin gölgesinde oturuyordu. Kimbilir yine hangi hakarete maruz kalmıştı.? O öyle bir dönemdi ki, bütün cahiliye âdetleri birer silah gibi müslümanların aleyhine kullanılıyordu. Ben, o devrede henüz hürriyetine kavuşamamış bir insandım. Sahibimin ve diğer Mekke büyüklerinin bana reva gördükleri cefa ve işkence artık dayanamayacağım kerteye ulaşmıştı. Allah Resûlü’nü böyle yalnız görünce yanına yaklaştım ve: Ya Resûlallah! Duâ edip Cenâb-ı Hakk’tan nusret ve yardım dilemez misin? dedim.” -Allah Resûlü’nün hemen ellerini açıp duâ edeceğini düşünüyordu.. bir de Kureyş’e bedduâ etse diye bekliyordu.. fakat Resûlullah, ona şunları söyledi: “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkence gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Birgün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” - Ve Habbâb yemin ediyor: “Allah Resûlü’nün dedikleri aynen çıktı; ben bütün bunları bizzat gözlerimle gördüm.”99

“İlk Kavuşan Sen Olacaksın”

3. Efendimiz (sav), irtihaline sebeb olan rahatsızlık günlerinden birinde, incelerden ince, oturuşu-kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen kendisine benzeyen Hz. Fâtıma Anamız (r.anha)’ı yanına çağırdı ve eğilip onun kulağına birşeyler fısıldadı. Hz. Fâtıma öyle ağladı, öyle figân etti ki, onun feryadının şiddetinden herkes irkildi. Biraz sonra yine Allah Resûlü, onun kulağına birşeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu görenler kendisine cennetin bütün kapılarından girme da’vetiyesi geldi zannederdi.. aslında ona göre öyleydi de. Evet, böyle bir beşâşet ve sürur izhar etmişti.

Bu hâdise Hz. Âişe (r. anha) Validemiz’in gözünden kaçmadı. Biraz sonra ona bunun sebebini sordu; fakat Fâtıma Validemiz; “bu Allah Resulü’ne ait bir sırdır” dedi ve birşey söylemedi. Hz. Âişe, Efendimiz’in vefatından sonra tekrar sorunca, Fâtıma Anamız şöyle cevap verdi: “Birinci defada kendisinin vefat edeceğini söylemiş; onun için ağlamıştım. (Evet öyle ağladı, vefat-ı Nebî onu öyle feryada boğdu ki, o gün dudaklarından dökülen şu mısralar cihanı ağlatacak kadar rikkat vericidir:

‘Hz. Muhammed’in mezarının toprağını koklayan bir insana, başka koku aramaya ne lüzum var? Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, eğer onlar günler üzerine dökülseydi, günler hep gece olurdu.’100)

İkinci defa ise bana, ailesi içinde kendisine en erken kavuşacak insanın ben olacağımı müjde etti.. ve işte onun için de sevindim.”101

Altı ay sonra o da babasına kavuşmuştu..102 ve Hz. Fâtıma’nın bu vefatı da Allah Resûlü’nü tasdik ediyor ve sanki O’na “sadakte” diyordu.

Sulh

4. Kütüb-i Sitte ricalinin ekseriyetinin rivayet ettiği bir hadîste Allah Resûlü birgün hutbede Hz. Hasan’a işaretle şöyle demişti: “Bu benim evladım Hasan, o seyyiddir. Allah (cc) onunla iki büyük cemaatı birbiriyle sulh ettirecektir.” 103

Evet O, kerîm oğlu kerîmdir. Allah Resûlü’nün evladıdır.. efendidir. Birgün kendisine tevdi’ edilen hilafet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terkedecek ve nasıl bir seyyid oğlu seyyid olduğunu gösterecektir. Aradan yirmibeş-otuz sene geçmemişti ki, Allah Resûlü’nün dedikleri bir bir zuhur etti.. Hz. Ali’den sonra Emevîler karşılarında Hz. Hasan’ı buldular. Ancak bu sulh ve sükûn insanı, bütün haklarından feragat ettiğini ilan ederek birbirine girmek üzere olan iki İslâm ordusunun arasını sulha bağladı ve korkunç bir fitneyi muvakkaten dahi olsa önledi 104. Şair ne güzel söyler:

“O (Hasan) kerîmoğlu kerîmdir.” Nasıl olmasın ki, onun dedesi insanların en hayırlısı ve varlığın mabihi’l-iftiharıdır.

Efendimiz, ona ait bu hâdiseyi haber verdiğinde, Hz. Hasan, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Resûlü’nün nelere işaret ettiğini dahi anlamamıştı. Yani o, Allah Resûlü, böyle söyledi diye bu işi yapmış değildi. Belki Allah Resûlü, onun öyle yapacağını bildiği için bu sözü söylemişti. Evet, Hz. Hasan da, dedesini tasdik ediyor ve seneler sonra O’na: “Sen doğru söylüyorsun” ma’nâsına “sadakte” diyordu.

Bir Asır Yaşayacak

5. Abdullah b. Büsr’ün başına mübarek ellerini koyarak: “Bu çocuk tam bir asır yaşayacak” buyuruyor ve ilave ediyorlar: “Yüzündeki şu sevimsiz siğiller de gidecek.”
Sahâbe diyor ki: “O zât, tam yüz sene yaşadı ve yüzündeki siğiller de kaybolmuştu.”105
Allah Resulü nasıl ki sırrınca 106 her an bir evvelki halinden daha mükemmele doğru yükseliyor ve daima bir sonraki haline göre bir önceki durumunu eksik buluyor ve bundan dolayı da günde yüz defa istiğfar ediyordu;107 aynen öyle de, her geçen gün ümmeti, O’nu anlama ve tanımada bir adım daha ilerliyor ve O’nun istikbâle ait verdiği haberlerin tahakkuk edişi karşısında îmanı biraz daha artıyor ve O’na hitaben “Sen Resûlullahsın” diyordu.

Yakın İstikbâl

Zamanlama açısından yukarıda verdiğimiz misâllerden Allah Resûlü’nün yaşadığı devreye daha uzak ve bizim yaşadığımız devrelere daha yakın, hatta içinde bulunduğumuz asra bakan ve bizden sonraki asırlarda tahakkuk etmesi beklenen nice misâller var ki, şimdi de bir nebze onlar üzerinde duralım:

Hendek’te Verdiği Haberler

1. Hemen hemen bütün hadîs ve siyer kitapları sahâbeden şu hâdiseyi naklederler: “Hendek kazılıyordu. Büyükçe bir kaya vardı ki bütün gayretimize rağmen bir türlü onu yerinden sökmeye muvaffak olamamıştık. Efendimiz de bizimle beraber, hendek kazıyordu. Hatta bizlerin kuvve-i manevîyesini takviye için ara sıra:

“Allahım âhiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirini bağışla” 108 diyor; ve sahâbe, O’nun bu sözleriyle coşuyor:

“Allahım, Sen olmasaydın biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekat veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma” diyerek mukabele ediyorlardı.109

Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Resûlü’ne söylerlerdi. Bu büyük kayanın durumunu da O’na haber verdiler. Manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını taşa indirdikçe ondan kıvılcımlar çıkıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Resûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta şunları söylüyordu: “Bana şu anda Bizans'ın anahtarları verildi. Sâsanî surlarının yıkıldığını görüyorum. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşahede ediyorum...” 110

Aradan birkaç sene geçiyor; Allah (cc), Sa’d b. Ebi Vakkas ve Halid b. Velid gibi büyük kumandanların kılıcıyla oraların fethini müslümanlara müyesser kılıyor ve bütün bu yerlerin anahtarları Allah Resûlü’nün şahs-ı manevîsine teslim ediliyor. Bu da, O’nun doğruluğunu ayrı bir tasdiktir. Zaten tasdik etmemeleri de mümkün değildi; zira O, doğruluğu temsil için gelmişti. Farz-ı muhal, eğer böyle “olacak” dediği şeyler, aslında vuku’ bulmayacak dahi olsalardı, Allah (cc), Habibini yalancı çıkarmamak için onları yine olduracaktı. Nasıl olmasın ki, sahâbenin meşhurlarından Berâ (ra) için bile “Eğer herhangi bir mes’elede yemin etse, Allah, onu, yemininde yalancı çıkarmaz” denilmişti 111. Yani Berâ Hazretleri eğer hiç olmayacak bir şey’e, olsun diye yemin etseydi, Allah onu olduracaktı. Hakikaten de, sahâbe her muharebede onu öne sürüyor ve âdetâ onunla galibiyetlerini garantilemeye çalışıyorlardı 112. Şimdi, sahâbeden birine Cenâb-ı Hakk böyle bir hususiyet verir de Habîbine vermez mi? Şu kadar varki O, görüpte söylüyordu. Zira Allah (cc), O’na bildiriyor, O da biliyordu....

Emniyet ve Zenginlik Müjdesi

2. Adiy b. Hâtem anlatıyor. (Adiy, Hâtem-i Tâi’nin oğludur. Önceleri Hristiyan’dı. Aradı ve Allah Resûlü’nü buldu; buldu ve kurtuldu). Bu şanlı sahâbe şöyle diyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün huzurunda fakirlikten, yoksulluktan ve eşkıyanın talanından bahsediliyordu. Buyurdular ki: ‘Gün gelecek Hîre’den Hadramût’a kadar bir kadın, tek başına yolculuk yapacak ve vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır.’
-Adiy diyor ki-: Bunları dinlerken; hayret içindeydim. ‘Tây kabilesinin eşkıyaları varken’ diyordum kendi kendime, bu nasıl mümkün olabilecek? Devam ettiler: ‘Bir gün gelecek Kisra’nın hazineleri sizin aranızda pay edilecek.’ Sordum: Ya Resûlallah! İran Kisra’sının hazineleri mi? ‘Evet, İran Kisra’sının hazineleri’ buyurdular. Hayretim daha da artmıştı. Çünkü bu sözlerin söylendiği devrede İran, en debdebeli günlerini yaşıyordu.. ve yine devam ettiler: ‘Öyle bir gün gelecek ki, o gün insan elinde zekatıyla dolaşacak da zekatını verecek kimse bulamayacak..’

Ben, diyor Adiy: Bunların ilk ikisini gördüm, ömrüm olursa üçüncüyü de göreceğim.”113

Adiy, bu üçüncü devri göremeyecekti. Fakat gün geldi, o devri görenler de oldu: Ömer b. Abdülaziz devrinde, Allah Resûlü’nün dediği hakikat aynen yaşandı. Şu anda Türkiye hudutları gibi otuz ülkeyi içine alan o büyük devlet, gelir dağılımı bakımından öyle bir düzeye çıkmıştı ki, fakir denen tek bir fert kalmamıştı. Zannediyorum bugün “Amerika ve bazı batı ülkelerinde mevcut hayat standardı, o devreyle kıyas kabul edilemeyecek kadar düşüktür” desek mübalağa etmiş olmayız. Hem bugünkü devletlerin zengin olanlarında gelir dağılımı o kadar dengesizdir ki, çok müreffeh hayat yaşayan fertlerin yanında, izbelerde yaşayanlar da vardır. Halbuki o dönemde de böyle bir dengesizlik de ortadan kaldırılmıştı.114

Ammar’ın Şehadeti

3. Mescid-i Nebî yapılıyor. Herkes harıl harıl çalışıyor. Kimi kerpiç yapıyor, kimi de taşıyordu.. tabii Allah Resûlü de çalışanlar arasında.. evet O da sırtında kerpiç taşıyor. Ammâr, bir aralık Allah Resûlü’nün yanına geldi.. sırtında da iki kerpiç vardı.. herhalde naz makamında “Ya Resûlallah! Bana iki kerpiç yüklediler” dedi. Allah Resûlü, tebessüm buyurdu ve onun yüzündeki tozu-toprağı mübarek elleriyle silerken de tam otuz sene sonra başına gelecek bir ciğersûz hâdiseyi 115 veya 116 diyerek, Hz. Ali’ye başkaldıran bir bâgî cemaat tarafından şehit edileceğini haber verdi ve onu uyardı. Evet, Sıffîn’de Ammâr, Hz. Ali tarafındaydı ve o savaşta bu büyük sahâbi şehit düşmüştü. Hatta Hz. Ali taraftarları, bunu karşı tarafın haksızlığına delil getirerek onlara “siz bâgîsiniz” demişlerdi 117. Evet, gerçi Sıffîn’de Hz. Ammâr’ın kanı dökülüyordu; ancak yere düşen her bir kan damlası âdetâ, Allah Resûlü’ne hitaben “Sadakte” doğru söyledin, diyordu.

Evet, aziz okuyucu! Allah bildirmezse, insan bunları nasıl bilebilir? Bugün kurgu filmlerde bazı kehanetlerde bulunuyorlar. Bunlar o kadar zor değil, çünkü mukaddimeleri, başlangıçları var.. biraz hâdiseleri terkip etme kabiliyetiyle, bu türlü mes’elelerde tahmin yürütülebilir. Halbuki Efendimiz’in gaybtan haber verdiği hususların hiçbirinde başlangıç ve mukaddimât adına bir nokta dahi mevcut değildi. Bu itibarla O’nun söylediklerinin onda birini bile, deha çapında müthiş bir karîhaya sahip herhangi bir insanın söylemesi imkansızdır. Zira bu gibi mes’eleler aklın hudutlarını ve bizleri aşan mes’elelerdir.. yani gayb gözü açık olmadan veya vahiyle müeyyed bulunmadan, bu gibi hususları bilmenin imkânı yoktur. Öyleyse, Allah Resûlü kendiliğinden değil; Allah’ın bildirmesiyle biliyor, söyledikleri de hep doğru çıkıyordu...

Din Adına Dinsiz Bir Kavim

4. Birgün ganimeti taksim etmiş, orada duruyordu ki, birden, burnu basık, gözleri çukur ve elmacık kemikleri çıkık bir adam çıkageldi. Tipi tam bir Moğol tipini andırıyordu. Belki de ileride çıkacak bir topluluğu, o gün için o zat temsil ediyordu. Edebsizce Allah Resulü’ne şöyle hitap etti: “Bu taksim adaletli olmadı, âdil ol!” Evet, belki de münafıktı, münafıktı ki, Allah Resulü’ne böyle hitap edebiliyordu. Allah Resulü : “Ben de adaletli davranmazsam kim adaletli davranabilir ki? Eğer âdil olmazsam haybet ve hüsrana uğradım, demektir” buyurdu 118. Cümledeki “Te” harflerini muhatap sıgasına göre okursak; o zaman da: “Siz, haybet ve hüsrana uğradınız, demektir” ma’nâsına gelir. Bununla Allah Resulü şunu anlatmak istemektedir: Eğer bir peygamber âdil değilse o insanlar adaleti kimden öğrenecekler? Adaletin olmadığı bir zeminde ise insanlar, haybet ve hüsrandadır. Öyle ise siz de haybet ve hüsrandasınız demektir. Bir de, eğer ben âdil değilsem, kaybetmiş sayılırım. Halbuki Allah (cc) beni peygamber olarak gönderdi. Demek ki ben kaybetmedim.. o halde ben âdilim.

Hz. Ömer (ra), Allah Resulü’ne karşı nasıl konuşulacağını bilmeyen bu küstaha haddini bildirmek için izin ister: “Bırak şu münafığın kellesini uçurayım” der. Ancak Allah Resulü müsâade etmez ve orada mübarek dudaklarından gayba ait şu sözler dökülür:
“İleride bir kavim zuhur edecek. Ablak yüzlü, basık burunlu ve çekik gözleri çukuruna girmiş bu kavim, Kur’ân okuduğunda kendi okuyuşunuzu küçük görürsünüz. Ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya inmez. Okun yaydan fırladığı gibi, dinden çıkarlar, hatta, bunlardan birinin kolunda büyükçe bir et beni vardır.” 119

Seneler hızla geçer. Sanki Allah Resûlü’nü tasdik için günler birbiriyle yarışmaktadır: Nehrivan’da Hz. Ali bütün Haricîleri kılıçtan geçirir. Tam Allah Resûlü’nün tarif ettiği şekilde bir insan getirilir ve Hz. Ali’ye müjde verilir. Demek ki dinden çıkarak, dine karşı kavga verecek insanlar bunlardır 120. Zayıf bir hadîste Efendimiz, Hz. Ali’ye hitaben: “Ben Kur’ân’ın tenzili için savaştım, sen de te’vili için kavga vereceksin” 121 buyurmuştur. Yani Kur’ân nazil olmaya başlayınca bütün insanlar, bana karşı koydu; ben de bunlarla mücadele ettim. Ve bir gün gelecek, Kur’ân’ı yanlış te’vil ve tefsîr edenler olacak, sen de onlara karşı kavga vereceksin. Mevsimi gelince o da olmuş, Hz. Ali (ra) Haricîlere karşı kavga vermiş; okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkan bu insanlarla mücadelede bulunmuştur. Evet, sanki bu burnu basık, elmacık kemikleri çıkık adam, Allah Resûlü’nü tasdik için yaratılmış gibiydi. Öyle ki, onun bu menfî hali, müsbet ma’nâda Allah Resûlü’nü doğruluyordu. Tabii, şeytanın bir mü’mine, musallat olmasıyla, mü’minin ona karşı verdiği kavgada onun sevap kazanmasına mukabil, şeytanın hayır adına birşey kazanmaması gibi, bu adam da o şekilde öldürülüp Allah Resûlü’nü tasdike vesile olmakla beraber, hiçbir şey elde edemeyecektir. Evet gerçi biz, onun o çirkin sima kitabında, Allah Resûlü’nün doğruluğunu okumaktayız; ama bu ona hiçbir şey kazandırmamakta. Zira o bu mevzuda sadece talihsiz bir vasıta...

Gemilerle Sefer ve Ümmü Harâm

5. Ümmü Harâm binti Milhan, bir rivayete göre Allah Resûlü’nün sütten teyzesi, diğer bir rivayete göre ise, annesinin yakın akrabası olması sebebiyle teyzesi mesabesindedir. Allah Resûlü onun evine teklifsiz girer çıkar ve bazen de orada istirahat buyururlardı. Bir defasında yine istirahat için yatmışlardı. Tebessümle kalktılar; Ümmü Harâm binti Milhan sordu: “Ya Resûlallah niçin tebessüm ediyorsunuz?” Buyurdular ki, “Ümmetimden bir topluluğun melikler gibi gemilerle cihada çıktıklarını gördüm.” Kadın, “duâ etmez misin, ben de onlardan olayım” deyince, Allah Resûlü: “Sen onlardansın” ferman ettiler. Tekrar istirahata çekildiler. Biraz sonra yine aynı şekilde tebessüm ederek uyanıp Ümmü Haram’a aynı sözleri söylediler. O da yine: “Duâ etmez misiniz onlardan olayım” dedi. Efendimiz: “Sen evvelkiler arasında olacaksın” dediler.122

Seneler geçer. Ümmü Harâm, kocası Ubâde b. Sâmit ile beraber Kıbrıs seferine çıkar ve orada hastalanarak vefat eder.123 O günden bu güne de müslümanlar, onların kabirlerini ziyaret ediyor, başlarında göz yaşı döküyor. Tabii dökülen her damla göz yaşı, aynı zamanda Allah Resûlü’nü tasdik ma’nâsını taşıyor. Çünkü Allah Resûlü gaybî bir haberde bulunmuş ve bu haber milimi milimine doğru çıkmıştır. Bu doğruluğa Kıbrıs, Kıbrıs tarihi ve onların oradaki merkadi tekzip edilmez bir şahittir.

Evet, Allah Resûlü’nün dedikleri, mevsimi gelince bir bir zuhur ediyor, biz de bunları tarih aynasında müşahede ile O’na şehadetimizi yeniliyor ve her defasında da, vücudumuzu meydana getiren atomlar sayısınca “Doğru söyledin Ya Resûlallah” diyoruz. Evet, belki bizim ifadelerimiz, bunu anlatmaya yeterli değil; fakat her mü’minin vicdanında duyduğu ses, öyle gürül gürül ki, duymazdan gelmek, bu sesi inkâr etmek imkânsız gibi...

Benû Kantûrâ

6. İslâm âlemine musallat olacak bir milletten bahisle de Allah Resûlü şöyle buyurur : “Ahir zamanda Benû Kantûra zuhûr edecektir. Ablak yüzlü, küçük gözlü ve basık burunludurlar.” 124

Tarih kitapları, bunların Moğollar olduğunu söyler. Zaten Allah Resûlü’nün tarifi içinde İslâm Âlemi’nin başına gelen iki büyük ve dehşetli tasallut vardır: Bunlardan biri Endülüs’te, Ferdinand tasallutudur ki, bu her yönüyle tam batı barbarlığı içinde cereyan etmiş; insanlar öldürülmüş, kütübhaneler tahrip edilmiş ve kitaplar da yakılmıştır. İkincisi ise Moğol felaketidir. Onlar da Mısır, Suriye ve Anadolu’da ne kadar kültür merkezi varsa hepsini yerle bir etmiş, her tarafı harabeye çevirmiş, sonra da çekip gitmişlerdir.

Allah Resûlü ümmetinin kaderiyle çok alâkadar olduğundan bu gibi haberlerle onların dikkatini çekiyor ve adetâ diyordu ki; Ümmet-i Muhammed cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (cc), onlara karşı te’dip unsuru olarak zalimleri kullanır. Evet, zalim Allah’ın kılıcıdır. Önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır. Yani zalim de zulmünde payidar olmaz; ancak evvela Allah (cc) bu zalimleri müslümanların üzerine musallat eder. Sonra da tutar onları sarsar ve yerin dibine batırır. İşte böyle bir su-i akibetten sakınmaları için, o şefkat âbidesi Allah Resûlü, ümmetini ikaz ediyor, Allah’ın gazabını celbedici hareketlerden kaçınmalarını tavsiye sadedinde başlarına gelecek bela ve musibetleri, hem de o hâdiselerin tasvirini yaparak haber veriyor.. evet, verdiği bu haberler, kendisinden tam altı-yedi asır sonra meydana gelmekle O’nun hak resûl olduğunu ilân etmektedir...

İstanbul’un Fethi

7. İstanbul fethedilecektir. O günkü adıyla “Konstantiniye” muhakkak müslümanların eline geçecektir. Hâkim, Müstedrek’inde Allah Resûlü’nün bu haberini naklederken, bu mu’ciznûma ihbarı: “Konstantiniye elbet birgün fetholunacaktır; onu fetheden asker ne güzel askerdir; ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır” cümleleriyle verir.125

Hemen her devrin büyük kumandanları ve cihangir bahadırları, hem de tâ sahâbe devrinde başlayarak, bu kutlu habere mâsadak olmak için defalarca İstanbul’a kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdir. İşte Ebu Eyyûb el-Ensârî de o gelip dönenlerden geriye kalmış İstanbul’un bağrında, İstanbul’un gerçek değeri bir inci gibidir. Ben burada herkesin ma’lûmu olan bazı hususları tekrar etmekten hem sıkılıyor, hem de zaman israfı sayıyorum ama, yine de hicap duya duya bir-iki hususu arzetmeden geçemeyeceğim:

İstanbul fethedildiği gün surlara çıkıp, sancağını diken Ulubatlı Hasan, sıradan bir nefer değildi; o Enderunda yetişmiş bir zabitti ve aynı zamanda Fatih’in ders arkadaşıydı.
O devrede onlar birkaç kişiydiler. İstanbul’un ilk kadısı Hızır Çelebi, Ulubatlı Hasan ve bir de Cihan fatihi Muhammed Han Hazretleri bunlardan sadece üçü. Beraber okumuş, beraber yetişmiş ve aynı ders halkasında talebelik yapmışlardı.

Ulubatlı, surlar aşıldığı gün vücudu bitevî delik deşik olması pahasına, surlara çıkmış ve pek çok yara bere içinde olmasına rağmen bayrağı surlara dikmeye muvaffak olmuştu. Bir müddet sonra da Fatih bu levendin başı ucundaydı. Ulubatlı, son anlarını yaşıyordu. Dudağındaki tebessüm Fatih’i hayrete düşürmüştü. Sordu: “Niçin tebessüm ediyorsun?” Cevap verdi: “Biraz evvel buraları Allah Resûlü teftiş ediyordu. O’nun gül cemalini gördüm. Sürûrum bundandır..”

Dokuz asır evvel haber vermişti. Dokuz asır sonra da orayı fethedecek ordunun içinde bulunuyordu. Ben de, buna itimaden, hep diyorum ve hep diyeceğim: “Üç-dört kişi dahi olsa, samimi bir kalple, dine hizmet için bir araya gelseler; muhakkak Allah Resûlü’nün ruhâniyâtı orada hazır olacak, onları ve orayı şereflendirecektir.

İşte, İstanbul’un fethi de sıdkın diğer şahitleri misüllü Allah Resûlü’nün doğruluğunu gösteren delillerden biri olduğu gibi, Ebû Eyyûb el-Ensarî de bu şehadetin inandırıcı ayrı bir şahidiydi; zira orasının fethedileceğini ilk duyanlardan birisi de oydu.. ve onun içindi ki, tâ Medine’den kalkıp gelmiş ve cesedinin İstanbul’a defnedilmesini vasiyet etmişti.126

Uzak İstikbâl

Vehn (Dünya Sevgisi - Ölümden Korkma)

1. Efendimiz (sav) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri: “Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya da’vet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize da’vet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Allah Resûlü: “Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak” dedi. Yine birisi sordu:“Ey Allah’ın Resûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!” 127

Bu ifadelerden, ilk bakışta şu ma’nâları anlıyoruz: Birgün gelecek, milletler yığın yığın üzerimize çullanacaklar. Sofrada yemeği taksim eder gibi, yer altı-yer üstü servetimizi aralarında paylaşacaklar. Evet, bütün yer altı ve yer üstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdetâ sofralarımızı yağmalayacaklar. Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız, onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar. Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de ondan. Hatta, selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için. Evet, bizim mizaçlar, meşrepler, hizipler ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık, onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri sindirdiler. Önceleri onlar bizden korkuyorlardı. Çünkü biz, onların ölümden kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkâr ediyorduk. Halbuki şimdi biz, ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz. Onlar da bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar.

İlk bakışta haçlı seferlerini hatırlatan bu hadîs, biraz daha derin düşünülürse, çok daha yakın bir tarihte cereyan eden hâdiselere de işaret ettiği açıkça görülecektir.

Raif Karadağ “Petrol Fırtınası” adında bir kitap yazdı. Daha sonra o fırtınayı çıkaranlar tarafından da öldürüldü. Çünkü o kitapta 19. ve 20. asır Türk insanının ma’kûs talihi ve gadr-u efganı, mütecavizlerin de “hay-huyu” vardı.

Devlet-i Âliye’nin -ben ona imparatorluk denmesinin karşısındayım. Çünkü o devlet bir imparatorluk değildi. Sahâbe ve tabiin devrinden sonra, gelmiş geçmiş en muhteşem bir devletti ki, dense dense ona “Devlet-i Âliye” denir- üzerine nasıl bir sofra gibi üşüşülmüştü.! Bütün dertleri, bu geniş ve bâkir toprakların yer altı-yer üstü zenginliklerini elde edebilmekten ibaretti. Tarih boyu cereyan eden açık haçlı hareketlerinin en ağırı, bu kapalı salîb tecavüzü yanında yine hafif kalırdı. Evet, birbirlerini bir sofraya çağırır gibi çağırmış ve bir ülkenin bütün varlığını aralarında paylaşmışlardı...

Hz. Osman ve Hz. Ali’yi (r. anhüma) o devrin hıyanet çarkını çeviren bir zihniyet arkadan vurmuş, Asr-ı Saadeti kana boyamıştı; Âl-i Osman’ı da onların torunları arkadan vurdu ve İslâm dünyasını başsız bıraktılar.

Hazırlanmış ve donatılmış bir sofraya koşuyor gibi üzerimize üşüştü ve Akif’in ifadesiyle: “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” bir araya gelerek Devlet-i Âliye’yi talan ettiler...

Haçlı, bir zamanlar bize belli bir zihniyetle saldırmıştı ve bu o günün saf ve aptal Avrupalısının saldırısıydı. İğfal edilmiş bu aptal yığınlar, akıllarınca Hz. Meryem’in merkadini kurtarmaya geliyorlardı. Halbuki bizim nazarımızda Hz. Meryem onların düşündüklerinden de, inandıklarından da daha faziletliydi. Çünkü biz onun, cennette Efendimiz’e zevce olacağına inanıyor ve ona mü’minlerin anası gözüyle bakıyorduk128. Aynı zamanda eğer, Hz. Meryem hayatta olsaydı, onu da rahatsız edecek olan, onların bâtıl ve köhne düşüncelerine karşı onun gerçek hakikatının müdafiileriydik...

Demek istediğim şudur: Allah Resûlü’nün mevzua esas aldığımız hadîslerinde, işaret buyurdukları bu köhne zihniyetin neticesi, hazırlanan haçlı seferleri değildir; belki yakın tarihte bütün dehşetiyle gördüğümüz ve hâlâ görmekte olduğumuz, korkunç bir batı ittifakıdır ki, henüz İslâm âlemi onlara sofra olmaktan kurtulabilmiş değildir. Görüldüğü gibi, on dört asır evvel söylenenler, bugün, kelimesi kelimesine tahakkuk etmekte, görülmekte ve yaşanmaktadır.

Komünizm Fitnesi

2. İbn-i Ömer anlatıyor: “Allah Resûlü, birgün şark tarafına dönerek”: “Dikkat edin fitne bu taraftan, şeytan çağının yayıldığı yerden zuhûr edecektir” buyurdular.129

Çok kuvvetli bir ihtimal ile bu hadîsleriyle Efendimiz, günümüzde, Avrupa’nın zalim ve kâfirlerine alternatif olarak şarkta zuhûr edecek olan fitneye işaret buyurmaktadırlar.
Metinde geçen “Karn” kelimesi boynuz ma’nâsına geldiği gibi çağ ve asır ma’nâsına da gelir. Onun için bu kelimeye “boynuz” ma’nâsından ziyade “çağ” ve “asır” ma’nâlarını vermek daha muvafıktır. “Şeytan Çağı” demektir ki Asr-ı Saadetin mukabilidir. İnkâr-ı ulûhiyet esası üzerine kurulmuş ateist, ibahîyeci ve dünden bugüne, şeytanın, nefs-i emmare vasıtasıyla insana fısıldamaya çalıştığı bütün fenalıkların birden hayata geçirilmesi sistemi. Kapitalizmin nesebi gayr-i sahih evladı bu ürpertici sistem, günümüzde can çekişiyor olmasına rağmen hâlâ yeryüzünde, din, diyânet, mukaddesât, tarih ve hatta demokrasi düşmanlığının rakip kabul etmez şampiyonluğunu sürdürmekte ve bir korkulu rüya olmaya devam etmektedir ki; zannediyorum Allah Resûlü de bütün efradı içinde, bilhassa bu sistemin hakim olduğu döneme “Şeytan Çağı” diyor. Ve bu çağla gelen cihanşümûl krizlere karşı ümmetini uyarıyor.

Fıtrat’taki Hazine

3. Yine buyuruyor :
“İhtimal Fırat’ın suyu çekilir; ve altın’dan bir dağ zuhûr eder. Kim orada bulunursa birşey almasın.” 130

Bugüne dek Fırat’ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat’a yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958’de yine Fırat’a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü’nün torunları katledildi.. gerçi onlar da Devlet-i Âliye’yi arkadan vurmuşlardı (Men dakka dukka). Ancak, yukarıdaki hadîsten, bu iki hâdiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hâdiselere işaret aramak daha uygun olur: Meselâ: Fırat’ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de “altın” sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat’ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca, toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhûr edecek hâdiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü’ne bir kere daha bütün kalpleriyle “sadakte: doğru söyledin” diyecek ve îmanlarını yenileyeceklerdir.

İseviyetin Tasaffisi

4. İki Cihan Serveri, İseviyetin tasaffi ederek Muhammedî ruhla bütünleşeceğini söylemektedir131. Evet, o gün, inkârın temsilcileri, inananları derdest ettikleri esnada, gök kuvvetini elinde tutanlar, Allah’ın yardımıyla müslümanların ma’kûs talihini bir kere daha değiştirecek ve ilhadın burnu bir kere daha kırılacak.. cihanşümûl bu boğuşmada her taraf cenazelerle dolacak ve yeryüzünü dolduran bu cenazeleri de kartallar taşıyacaktır. Bu kartalların belli bir müesseseye işareti ne kadar manidardır!

Tarımdaki Islahlar

5. Tarım sahasında ıslahat yapılacak. Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan gölgelenebilecek. Yine buğday taneleri de, o denli büyük olacak. Bunlar bizim şu anda görmediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek hususlardır. Bunlar görülecek ve: “Sen Allah’ın Resûlü’sün” denilerek Allah Resû-lü’ne olan bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır. Çünkü, asırlar O’nu doğrulamakta ve bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.132

Bizler meşime’nden doğacak ferdâya hayranız. O öyle bir ferdâdır ki, O’ndan başka ışık yok..! O bir sönse, hayat artık ebedî leyl-i yeldâdır. Akif ruhun şad olsun!

Günümüzdeki Dengesizlikler

6. Biz yine günümüze bakan işaretlere dönelim. Allah Resulü buyuruyor :
“Kıyamete yakın hususi selamlaşma(yani selam vermede şahıs belirleme) olur, ticaret revaç bulur. O kadar ki kadın kocasına ticarette yardımcı olur. Sıla-i rahim kesilir. Yalan yere şahitlik yapılırken hak yere şehadet ketmedilir. Kalem teşvik görür.” 133

Bu hadîs, hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutulmadan günümüzü bütün çıplaklığı ile ele vermektedir.

Ticaret revaç bulur. Öyle revaç bulur ki, milyarlık, trilyonluk yatırımlar yapılır. Sadece reklam için milyonlar, milyarlar harcanır. Ve çoğu kere kadın, ticarette reklam aracı olarak kullanılır. Bazen de kadın doğrudan ticaretin içine girer ve çarşıda-pazarda, panayırda-fuarda, reklamı kendilerinden reklamcılar olarak dolaşır. Bu sözlerimizle sakın ticaretin aleyhinde bulunduğum zannedilmesin; ben sadece Efendimiz’in verdiği haberin doğruluğuna işaret etmek istiyorum.

Sıla-i rahim koparılacak. Anne-baba ve yakın akraba hakları ayaklar altına alınıp çiğnenecek. Ana-baba yaşlanıp işe yaramaz hâle gelince, yani tam şefkat ve ilgiye muhtaç oldukları bir devrede, huzur evlerine gönderilecek ve bu yaşlı insanlar evlerinde yitirdikleri huzuru, orada bulmaya çalışacak.. Cenâb-ı Hakk kendinden sonra en büyük hakkı onlara vermesine rağmen134 O’nun bu emri dinlenmeyecek ve onlara karşı, en vahşi barbarlara rahmet okutacak en küstahça muameleler reva görülecek. (Anlatılanlar, günümüze uyuyor mu, uymuyor mu bunu sizin idrakinize ve irfanınıza havale etmekle yetineceğim.)

Kalem teşvik görecek, matbaalar harıl harıl çalışacak; gazete, dergi ve kitaplar basacak. Kitap ve yayın evleri, durmadan kitap ve ansiklopedi neşredecekler, kütüphanelerin rafları binlerce çeşit kitapla dolup taşacak. Yazmak, bir meslek haline gelecek ve yazarlık revaç bulacak.

Yalan yere şehâdet, ortalığı saracak ve doğru şahitliğe kimse yanaşmayacak. Cemiyet, âdetâ bir yalan fabrikası haline gelecek ve hayat büyük ölçüde yalan, hıyanet ve aldatma yörüngeli olacak...

Mes’ele o kadar açık ve seçik olarak ifade ediliyor ki, burada bazılarının aklına “acaba bu sözler hakikaten Efendimiz’e ait midir?” diye bir tereddüt gelebilir.

Cevap, gayet basittir: Bu sözler en az, on üç asır evvel tedvin edilmiş olan hadîs kitaplarında mevcuttur. Eğer bu sözleri Allah Resûlü söylemediyse, ya kim söylemiştir? Kendisinden bu kadar asır sonra meydana gelecek hâdiseleri, gözle görürcesine kim ifade edebilir? Hem, eğer bu sözler Efendimiz’e ait değilse, bu sözlerin sahibinde de, en az Efendimiz kadar bir nurlu bakış olması gerekmez mi? Tarihte Allah Resûlü’ne denk bir ikinci insan var mıdır ki, bu sözler ona isnad edilsin. Hayır; gaybe ait bu ifadeler, Allah Resûlü’ne aittir. Rabb’i, O’na öğretmiş, O da bize haber vermiştir. Evet, günümüzde zuhûr eden bu hâdiseler, Allah Resûlü’nün, sözlerinde ne kadar doğru olduğunu apaçık göstermektedir.

İlmin Yaygınlaşması

7. Bir hadîs-i kudsîde Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın bir buyruğunu şöyle intikal ettirir: “Ahir zamanda ilmi öyle bir neşredeceğim ki, erkek de öğrenecek kadın da. Hür de öğrenecek, köle de. Küçük de öğrenecek büyük de.” 135

Her seviyede açılan okullarda, her sınıf insan, ilmi öğrenecek ve âdetâ bu mevzuda birbirleriyle yarışır hale gelecekler. Günümüzde açılan bunca okul, kurulan bunca üniversite ve dünya çapında yaygınlaştırılan ilim ve iletişim araçlarını bu mevzuda seferber edilmesi gösteriyor ki; Allah Resûlü, Rabb’inden rivayetle söylediği bu sözünde, ilim ve bilim çağına işaret buyurmakta ve bu mevzudaki gelişmeler de O’nu doğrulamaktadır. Sanki kurulan her ilim müessesesi hal diliyle, Allah Resûlü’ne hitaben: “Sen doğru sözlüsün” demektedir. Zaten ilim asıl mecrasına döndürülebildiğinde, ilimler bunu bizzat söyleyecektir..!

Kur’ân’dan Kaçış

8. Ve, yine Allah Resûlü günümüze tam uyan bir hadîslerinde: “Kur’ân bir utanma mevzûu ve İslâm da garip olmadıkça kıyamet kopmaz” buyuruyorlar.136

Kâfir küfrünü açıkça ilan ederken, müslüman müslümanlığını sanki utanılacak birşeymiş gibi utanarak, sıkılarak söyleyecektir. Onlar, kendi düşünce ve kendi neşriyatlarını otobüste, uçakta ve daha başka yerlerde açıkça reklam etmelerine karşılık, müslümanlar, Kur’ân’ını açıp okuyamayacaklar. Öyle bir psikolojik baskı altında kalacaklar ki, zahiren bir yasak konulmasa da o baskı altında Kur’ân yanlısı olmayı ar edip saklayacaklar. Şimdi bu gerçeği inkar etmeye imkân var mı? Evet, günümüzde müslümanın yaşadığı dramlardan birisi de bu değil mi? İslâm, her şeyiyle garib hale gelmedi mi?

Acınacak durumumuzun tasvirini, daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün bunları Allah Resûlü, hem de asırlarca evvel aynen olacağı şekliyle haber verdi.. ve verilen haberler de, mevsimi gelince, en küçük teferruatına kadar vuku’ bulup Allah Resûlü’nü tasdik etti. Bilmem, bütün bunlar, dönüp yeniden O Zat’a biat etmemize yetmiyor mu..?

Zaman Mefhumu

9. Başka bir hadîslerinde de, kıyamet alâmeti olarak, Kur’ân’ın utanılacak bir mevzu haline getirileceğini anlattığı yerde Allah Resulü, hadîsin devamında: “Zaman ve mesafelerde yaklaşma olmadıkça kıyamet kopmaz” buyurmaktadır.137

Hadîste geçen “tekârüb” kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir. Bununla da Allah Resulü, hem zamanın izafiliğine, hem de o devreye göre çok uzun zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette bulunmuştur. Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç sür’at çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir. İşte, hadîs-i şerifte buna işaret buyurulduğu gibi, bugünün -artık mesafeleri iyice kısaltan- sür’atli vasıtalarına da işaret edilmektedir. Ayrıca, astronomi ve astrofizikle meşgul olanların anlayabileceği bir mes’eleye de burada parmak basılmaktadır. Yeryüzü, zamanla elips şeklini almaktadır. Bu değişiklik, zaman üzerine de tesir edecek ve biz farkına varmadan, saatlerimizde, dünyanın durumunda değişikliğe tesirli olabilecektir! Benim bu hadîsten anladığım bir başka ma’nâ daha var; o da şudur: Zamanın itibarî bir vücudu vardır. Fakat nerede olursa olsun zaman yine zamandır. Meselâ, Boğa burcuna gidiniz. Ve oradan kırk milyon ışık hızı ötede, saniyede yüz elli bin kilometre hızla uzaklaşan bir nebüloza bakınız; çok farklı zamanlara şahit olacaksınız. Işık hızının yarısı sür’atinde uzaklaşan bir nebülozda da bu birim bir zaman ölçüsüdür; nisbetler mahfuz, daha aşağıdaki seviyedekiler için de...

Evet, birgün beşer güneş sisteminin dışına çıkma imkânı bulursa, herhalde şu andaki zaman anlayışı orada tamamen alt üst olacaktır.

İşte sırlı ve sihirli iki kelime ile, ilerde bizim zaman anlayışımızla ve çok daha başka zaman ölçülerinin hepsine birden Allah Resûlü “takarebe’z-zaman” ifadesiyle işaret ediyor.

Şimdi soruyoruz. Acaba bu sözler, bir beşer sözü olabilir mi? Zaman ve mekan, kudret elinde evrilip çevrilen Zattan başka bu hakikatları kim bilebilir? Rica ederim, bunlar, ümmî bir Zat’ın, ümmî bir devirde bilebileceği şeyler midir? Elbette hayır. Fakat O’na, bütün bunları bildiren Allah’tır. O, sadece Cenâb-ı Hakk’ın kendine bildirdiklerini haber vermiştir.

Günler, aylar, yıllar ve asırlar geçiyor. İlim ve teknik, dev adımlarla ilerliyor. Ve neticede varılan hedefte, Allah Resû-lü’nün o mes’eleyle alâkalı asırlarca önce görüp bildirdiği hakikate ulaşıyor ve ilim adamı, bu mevzuda hayranlığını gizleyemiyor, bütün gönlünün coşkunluğuyla Allah Resûlü’nü tasdik edip: “Sen doğrunun tâ kendisisin ya Resûlallah!” diyor.

Faizin Yaygınlaşması

10. Bir gün, faiz sistemi alabildiğine yaygınlaşacak ve bizzat faiz yemeyene dahi onun tozu toprağı bulaşacaktır. İşte günümüzün en büyük illetlerinden biri olan ve hergün o korkunç buutlarıyla daha da yaygınlaşan bu maraza, Allah Resûlü şu hadîsleriyle işaret buyurmaktadır : “İnsanlar üzerine öyle günler gelecek ki, faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak. Yemeyene dahi tozu toprağı bulaşacak.” 138

Hadîste iki hususa dikkat çekiliyor:

Birincisi: Devletin bütün parası, faiz çanağı içinde kaynadığından, bankalarla, banka olmayan müesseseler müşterek hareket ettiğinden; insan ne kadar hassas davranırsa davransın, muhakkak hayatı kuşatan bu sârî illetten nasibini alacaktır. Yani onun üzerine de birşeyler sıçrayacaktır. Ancak bu durumda insan, sadece niyetiyle kurtulabilecek ve niyeti, onun sığınağı olacaktır.

İkincisi: Arapça’da toza toprağa bulanmanın ayrı bir ma’nâsı daha vardır. Bir kısım kimseler, faiz yiyecekler, yemeyenler de onun tozuna toprağına maruz kalacaklardır. Kapitalist zümre, faizle servetlerini nemalandırıp, inkişaf ettirirken, proletarya sınıfını da aynı seviyede sefilleştirecek ve bu iki sınıf arasındaki amansız bir mücadele, cemiyeti toza toprağa, yani kargaşaya boğacak ve birgün herkesi rahatsız edecek seviyeye ulaşacaktır. Zannediyorum bunların hepsi olmuştur ve olmaktadır. Günümüz insanı her iki yönüyle de hadîsin işaret ettiği bu hususları bütün çirkinliğiyle müşahede etmektedir. Ve yine günümüzde artık, faize -dolaylı ve direkt- bulaşmayan bir ticarî kuruluş yok gibidir. Dünya çapında bütün ticaret, bu anlayışın çarkları arasında dönüp durmaktadır ve bütün dünyada faiz muamelesi tıpkı bir mal mübadelesi, bir para alış verişi gibi kabul edilmektedir.

İki Cihan Serveri, günümüz insanının maruz kaldığı faiz krizine çok önceden ümmetinin dikkatini çekmiş ve uyanık davranmalarını, faiz bataklığına düşmemelerini tembih etmişti ama, gel gör ki, bugün bütün İslâm âlemi gırtlağına kadar faiz bataklığı içinde çırpınıp duruyor ve henüz bu çirkef içinden sıyrılıp çıkma mevzuunda da herhangi bir gayreti yok gibi... Halbuki İslâm, faize karşı harp ilan eden bir dindir.139

Keşke müslümanlar, Kur’ân’ın bu mevzudaki tehditkâr ifadelerinin, hiç olmazsa bir kısmını anlayabilselerdi, bugün birer faizzede olarak dünyanın en derbeder milletleri arasında bulunmayacaklardı!..

Mü’minin Gizleneceği Zaman

11. Yine günümüzü tablolaştıran bir başka hadîs : Yani :“ İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mü’-mini, onların arasında gizlenecek, aynen, bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi...” 140

O devrede münafık nasıl davranıyordu? Kendisini hissettirmemek için hangi çarelere başvuruyordu; aynen mü’min de onun gibi davranacak, kendini gizleyecek, ibadetlerini gizli gizli yapacak ve bulunduğu yeri korumaya çalışacak.. yoksa onu iflah etmeyeceklerdir. Bu şerr-i mütegallibe, onu ve onun gibi olanları bağrında barındırmak istemeyecektir. İş yerleri ve devlet kademelerinin bazı kesimleri, onlara tamamen kapalı tutulacak ve onlar cemiyet içinde hor ve hakir görülecektir.

Başka bir hadîs de aynı hususu takviye eder mahiyettedir: “Fitneler olacak. O gün kişi namazından dolayı ayıplanacak. Aynen zina eden bir kadının bugün ayıplandığı gibi.”
Tabii ki hadîste zina eden kadının ayıplanmasına teşbih, o günün anlayışı baz alınarak yapılmıştır. Halbuki günümüzde, hususiyle de bazı yörelerde o bir meslek sayılmaktadır.
Evet, eğer belli bir dönemde gelip geçenler sayılmazsa, namazından dolayı insanların horlandığı, ayıp bir iş yapmış gibi suçlandığı ve şer güçlerin hakimiyeti altında inim inim inlediği günler de gelecek ve mü’min, bu afeti de, gizlenmek suretiyle geçiştirecektir.

Tâlekan’da Petrol

12. Allah Resûlü buyuruyor:
Arapçada “Veyh” buruk bir tebessüme benzer müjdeler için kullanılır. Hz. Ammâr’ın şehid edileceğini bildirdiği zaman da, Allah Resûlü aynı tabiri kullanmış ve demişti.141
“Tâlekan” ise, Kazvin’de petrol yatakları bol bir mıntıkanın adıdır. Hadîste, Efendimiz meâl olarak: “Müjde Tâlekan’a! Orada Allah’ın gümüş ve altın cinsinden olmayan hazineleri var” demişlerdir.142

İleride oralarda daha başka madenler de bulunabilir. Bulunan şey, uranyum veya elmas yatakları da olabilir. Ve bunlar neticeyi değiştirmez. Efendimiz, altın ve gümüş cinsinden olmayan bir hazineden bahsetmektedir.. ve günümüzde bunlar ortaya çıkmış durumdadır. Demek ki Tâlekan’da çıkan petrol dahi, Allah Resûlü’nü tasdik etmekte ve O’nun doğruluğunu haykırmakta...

Ehl-i Kitaba İttiba

13. İslâm âlemi, kendinden evvelki ümmetleri, yani Hristiyan ve Yahudileri, adım adım, karış karış takip ve taklit edecek; hatta onlardan biri başını bir keler deliğine soksa müslümanlar da onları aynen takip edip başlarını oraya sokacaklar. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz bu hususu, şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadırlar:
“Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç kulaç onların ardından gideceksiniz. Hatta onlar başlarını bir keler deliğine soksalar siz de aynı şeyi yapacaksınız.” 143 

Sahâbe “Sizden evvelkiler” cümlesinden kasdolunanın Hristiyan ve Yahudiler mi olduğunu soruyor. Allah Resûlü: “Başka kim olabilir ki” ma’nâsına ( ) buyuruyorlar.

Bugün bizim ve bütün İslâm dünyasının durumu meydanda.. hemen hepimiz şahsiyetini kaybetmiş ve bir kimlik bunalımıyla inlemekteyiz. Halimiz, hadîsin ifadesiyle, iki sürü arasında gelip giden şaşkın koyundan farksız. Bir zaman başka devletleri yıkan, bitiren ve tüketen bütün olumsuz şeyler, bugün, ahtapot gibi dört bir yandan bizi sarmış durumda. Biz de taklit sersemliği ile bu ölüm ağını, yenilik ve medeniyetin turnikeleri sanıyoruz. Evet, dünyanın hiçbir devrinde, hiçbir millet, bizim batıyı taklidimiz ölçüsünde, taklidi bir tutku haline getirmemiştir. Bugün batı dünyasında meydana gelen her yenilik hiç parola sorulmadan bizde aynen kabul görüyor ve kabul ediş sür’-atinde birçok batılı ülkeyi bile geride bırakıyoruz. Halbuki Allah Resûlü, en küçük hususlarda ve teferruat gibi görünen mes’elelerde dahi onlara muhalefet ediyordu.144
Ne var ki konu o olmadığı için o kapıyı açmak istemiyoruz.

Şimdi bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, bütün bu olacak hâdiseleri Allah Resulü’nün hem de asırlarca önce haber vermesi ve mevsimi gelince de bunların zuhurudur. Evet, her hâdise, O’nun dilinde bir tebşir ve inzar şeklinde tecelli eder. Vakt-i merhunu (belirlenmiş zaman) gelince de fasih bir lisan kesilir ve O’nun sıdkına şahâdet eder.

GAYB HABERLER AJANSI MEHDİ RAPORUNU SUNAR / Dr. Hayati BİCE

İnsanoğlu yaratıldı-yaratılalı gelecekte neler olacağını merak etmiştir denilse yeridir. Bu merak nedeniyle olsa gerek, gelecekte olacak şeylere işaret eden söz ve yazılar daima dikkat çekici olmuştur. Hrıstiyan ve Yahudi geleneklerinde en meşhuru olan Nostradamus gibi kâhinlerin verdiği haberleri asırlardır kovalayanlar olduğu gibi İslam geleneğinde de ‘gayb’ olarak bilinen olaylardan, gelecekten haberler veren, olacaklara işaret eden bilginlerin risaleleri, sözleri daima ilgi odağı olmuştur.

Gayb, kişinin duyularından uzak ve hakkında bilgi sahibi olmadığı herşeydir. Kıyametin vakti gibi Allah'tan başkasının bilemeye­ceği konular ‘mutlak gayb’, yani tam gayb; Allah’ın izni ile sadece belirli bazı kulların vâkıf olabildiği konular ise göreceli gayb olarak değerlendirilmiştir. Hakkında günümüze intikal eden bir belge veya tasdik edilmiş bilgi kalmamış tarihi olaylar da, yaşandıkları dönemde gayb değilken giderek mutlak gayba dönüşürler.

Genel olarak “gayb” kavramı ile ifade edilen gelecekte olacak olaylara keşif denilen bir tür önceden algılama ile vâkıf olarak kendilerinden sonra gelecek nesiller için birer şifre ile kodlayıp kaydedenler arasında büyük bir kısmının sufi bilginler olduğu da dikkat çekmektedir. Gayb haberlerinin çoğunluğu sufiler tarafından şifreli olarak nakledildiği halde bazı sufilerin daha açık bir ifade ile kayda geçirdikleri görülmektedir.

Gayb haberlerinin nakledilmesi konusu tarih boyunca İslam bilginleri arasında ciddi ihtilaflara yol açmıştır. Bu türgaybî haberleri veren sufileri sapıklık ile suçlayan normatif kuralları gözeten ulema, genel olarak “gaybın Allah’ın ilminde olduğu”; “gaybın anahtarlarının Allah’a ait olduğu”, “gelecekte olacakları Allah’ın bileceği” konulu ayetlere dayanırlar. Kur’an-ı Kerim’deki 39 ayetin gayb ile ilgili olduğu tesbit edilmiştir.(1) Allah’ın, her çeşit gayb haberlerinden dilediğini, yalnız peygamberlerine, vahyederek bildirdiği de kabul edilir. Bu istisnayı genişleterek gaybe ait bazı hususları Allah’ın bazı kullarına da açabileceği görüşünü savunan sufiler ise, bu konuda, Musa A.S. ile Hızır adı verilen “ledün ilminden nasibli kullardan bir kul” arasındaki ilişkiye ilişkin rivayetleri içeren Kehf suresindeki ayetleri esas alırlar. Bilindiği gibi bu surede “ledün ilminden nasibli kul” hikmetini Allah’ın peygamberinin (Musa A.S.) anlayamadığı bazı fiiller işlemekte ve bu bazıları dehşet verici fiillerin gerekçesi olarak gelecekte olacağını söylediği bazı ‘gaybî’ olayların yönünü değiştirmek olarak izah etmektedir. (2)

Ayrıca bazıları çok ileri giderek sufileri yalancılıkla suçlayanların önemli bir argümanları da bu tür gaybe dair haber verme tarzı olguların ashâb ve tabiîn devrinde görülmemiş olduğunu ileri sürerler. Buna karşılık bu büyük sufi önderlerin yalanlanmasına karşı çıkanlar ise “gaybı ancak Allah’ın bileceği” tesbitini “Allah ve Allah’ın izni ile bildirdikleri” olarak genişletme yoluna giderler. Tasavvufta nefsî arınmanın bir aşamasının “nefs-i mülhime” olması da sadece sufi mürşidlerin değil seyr ü sülûk yolunda ilerleyen müridlerin de “ilham” denilen bir tür ‘ilahî’ haberlendirmenin muhatabı olacağına işarettir.

Gayb ile ilgili bu bilgilendirme sonunda istismar edilmesi tehlikesine karşı ilham ile vahiy kavramları arasındaki ayrımın altını özellikle ve kalın çizgilerle çizmek isterim.

Büyük Sufiler; Önemli Haberler  
                                       
Tarih boyunca geleceğin olaylarına işaret eden sufilerden en ünlüsü (ve dolayısıyle en fazla eleştiriye maruz kalanı) Şeyhü’l-Ekber olarak bilinen Muhyiddin ibn Arabî’dir. Muhyiddin Arabî’den (ö. 1240) gayb perdelerini aralama babında pek çok rivayet var ise de, tarih kitaplarına kadar girmesi vesilesi en yaygın olarak bilineni kabrinin Yavuz Sultan Selim tarafından bulunup imar edileceğine ilişkin olanıdır.

Muhyiddin ibn Arabî’nin Şeceretü’n-Nu'mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye isimli eserine düştüğü; “Sin, Şın'a gelince, Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar.” işaretinden Mısır seferi sırasında haberdâr edilen Yavuz Sultan Selim Şam’da bu büyük velinin kabrini araştırıp buldurdu. Şam’ın Salihiyye şehrinde çöpler altında kalan kabri keşfederek temizletti ve kabrinin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi ve yoksullara hizmet için bir imâret yaptırdı. Yavuz Sultan Selim’in İstanbul’un Fatih semtinde oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan camiin avlusundaki türbesinde bu ibarenin Arapça aslının yazılı olduğu bir kitabeyi görebilmek bugün de mümkündür.

Gaybden haberler vermesi ile tanınan ve ismi son zamanlarda bazı TV’lerde yapılan programlar sonrası daha fazla bilinir olan bir diğer sufi mürşid de Müştak Baba’dır. Müştak Baba (ö. 1832) yazdığı bir şiirde “Hacı Bayram’ın şehrinin (=Ankara) İstanbul yerine başkent olacağı”nı tek tek harflerini vererek -Ankara başkent olmadan yaklaşık 100 yıl önceden- divanında kayda geçirmiştir.

‘Günümüz Sufileri’nden Ne Haber : Mehdî Gelecek mi? Ne Zaman?.

Bu tarihî örneklerden sonra acaba yakın tarihin sufilerinden de böylesi haberler verenler var mı ? Varsa nedir bu haberler; yoksa niye yok ? sorularının sorulması beklenir bir durumdur. Ülkemizde yaşayan -ve bazı müntesiblere göre etrafında milyonla mürid halkalanan- mürşidler neden bu tür haberler vermezler? Bu günümüz mürşidlerinin gayb âlemiyle manevi bir bağları kalmamış mıdır yoksa?...

Yanıtlanması çok ama çok zor olan bu tür sorulara yanıt olarak, ülkemizin anlı-şanlı mürşidlerinin bağlılarına manevî rahatsızlık vermemek için ülke sınırları dışına çıkarak yurtdışından bir sufi mürşidden örnek vermek istiyorum. Günümüzde de sufi mürşidlerin ‘gayb haberleri ajansı’ olarak haberler vermeye devam ettiğinin somut ve kitaplara kaydedildiği için refere edilebilir bir örneğini teşkil edecek habere kaynaklık eden bu sufi mürşid, Abdullah Dağıstanî’dir.

Abdullah Dağıstanî’den Mehdî Zuhuru Hakkında İşaretler

Dağıstan’da 1891 yılında başlayan dünyamızdaki hayat çizgisi, Suriye’nin başkenti Şam’da 1973 yılında noktalanan Abdullah Dağıstanî, ömrünün gençlik yıllarını ise ülkemizde geçirmiştir. Kafkasya’nın ünlü imamı Şeyh Şamil silsilesinden yakınları ile ülkemize gelerek henüz çocukluk çağında Yalova yakınlarındaki Güneyköy (önceki isimi Reşadiye) köyüne yerleşir. Abdullah Dağıstanî, 1936 yılında aldığı manevî bir işaret ile Suriye’nin başkenti Şam’a hicret eder ve burada kurduğu mütevazi dergahında Nakşbendiyye tarikatı çerçevesinde sürdürdüğü 37 yıllık irşad hayatı sonrası 30 Eylül 1973 günü ahirete göçeder. (3)

Konumuz açısından neler söylediğini izleyecek olursak, vefatına yakın bazı yakın müridlerini yanına çağıran Abdullah Dağıstanî, gelecekle ilgili bazı öngörülerini dile getirir ve en önemlisi bu öngörülerin kaydedilmesini emreder. Tasavvufî çevrelerde bu tür anlatılar, çok fazla olmasına karşın bu rivayetin ayrıcalığı bu öngörülerin sadece rivayet olarak kalmayıp yazı ile tesbit edilmesi ve bir ileri aşamaya taşınıp kitap halinde yayınlanmış -ve dolayısıyle artık ilgili herkesin ulaşabileceği bir belge halini almış- olmasıdır. (4) İşin daha da ilginç olanı bu kitabın, İngilizce basılmış olması nedeniyle sadece müslümanlar için değil diğer insanlar için de erişilebilir durumda oluşudur. Abdullah Dağıstanî, kayda aldırdığı ve bazıları yakın tarihteki kimi gelişmelerle test edilip çoğunluğu doğrulanan bu öngörülerinde İslam dünyası ve ilişkili olarak dünyanın diğer ülkelerinde olması muhtemel olaylar yanında Mehdi zuhuru hakkında da haberler vermiştir.

Bu haberleri değerli -ve dolayısıyle dikkate alınır- kılan husus, verilen haberlerden Sovyetler Birliği, Lübnan, İsrail ve Irak ile ilgili olanlarının hemen hemen aynı ile kayıt altına alınmalarından kısa sayılabilecek bir süre sonra tahakkuk etmiş olmasıdır.

İlgilisi için kolayca ulaşılabilecek bu ‘gaybî’ haberlerden konumuz ile ilgili olan öngörü şöylece özetlenebilir: Mehdî zuhur etmeden önce ortaya çıkan ve Türkiye’nin coğrafi bütünlüğünü de tehdit eden bazı siyasi-askeri gelişmelerden sonra başlayacak dehşetengiz bir savaş esnasında, -henüz savaş sona ermeden- Mehdî zuhur edecektir.
Bu haberi kayda alan yazılı kaynak, Mehdi zuhuru öncesindeki bu savaşı “horrible war” olarak kaydetmiştir ki bunun anlamı ‘korkunç, canhıraş, dehşetli savaş’ gibi birbirinden vahim anlamları içerir. (5) Bu dehşetengiz savaş başlamadan kendisinin -veya bir başka kişinin- Mehdi olduğunu iddia veya ima edenler ya da Mehdîlik vehmedenler, Abdullah Dağıstanî’nin işaret ettiği ‘gaybî haber’e göre bir yalancıdan -veya bir psikiatrik vakadan- başka bir şey değildirler.(6) Özellikle ehl-i kitap kaynaklarında ‘Armageddon’ İslami literatürde “Melhâme-i Kübrâ” olarak işlenen “büyük kıyamet savaşı”nın ardından Mehdî zuhur edeceği konusundaki hadisler ve evliyaullah istihraçlarının Mehdî taslaklarını aşırı derecede rahatsız ettiği ve her türlü konforlarını bozduğu-bozacağı anlaşılmaktadır. Rahat döşeklerde yan gelip yatarken bütün dünyayı ilgilendiren siyasi ve ekonomik değişikliklere imza atmak nasıl olacaksa ?!...

Bu noktada Abdullah Dağıstanî’nin verdiği ve kayda geçirttiği haberin bir iman rüknü gibi sunmak istemediğimi; öyle algılanmaması gerektiğini belirtmeliyim. Sufi geleneğinde olduğu gibi “Allahu A’lem”, deyip geçebilirsiniz… Birgün bu haberlerin işaret ettiği hadiseler zuhur etmeğe başlarsa hatırlamak üzere unutabilirsiniz de…

Mehdi İddialarının Çürük Kanıtları

Abdullah Dağıstanî’nin gaybe dair verdiği haberler arasında yer alan bu haberlerini güncel anlamda önemli kılan bir nokta da, günümüzün önde giden Mehdi propagandistlerinin tasavvufî silsileden bazı mürşidleri Mehdîyyet iddialarının destekçisi olarak lanse etmeleridir. Oysa bu Nakşbendi silsilesinin en önemli referans kaynağı olan Nakşbendi Sufi Yolu (orijinali: Naqshbandi Sufi Way) isimli kitabı temin edip Abdullah Dağıstanî’nin verdiği haberleri görmek ve Mehdî iddiacılarının çürük kanıtlarını sorgulamak ilgilisi için günümüzde çok kolaydır. (7)

Konunun bir makale sınırlarını zorlamaması için Abdullah Dağıstanî’nin verdiği diğer manidâr işaretlerin Türkiye’nin yakın geleceği konusundaki anlamına değinmemiz mümkün olmamıştır. Coğrafyamızda olması muhtemel gelişmeler, mecbur bıraktığı takdirde o konuları da ele almak üzere Mehdi iddialarına dayanak edilen bir manevi mirasın takipçilerinden birisi olarak bu seviyesiz manevîyat istismarının verdiği rahatsızlığın bu yazının yazılmasını zorunlu hale getirdiğini kaydetmeliyim.

Gaybî Haberleri Tarih ile Test Etmek

Allah dilerse, yeryüzünde olacak hadiselerden haber verecek habercilerin her zaman görevini ifa edeceğine işaret eden bu yazımı, tarih boyunca bu tür haberlerin sadece müslümanlar tarafından değil, bütün insanlar tarafından merak ile takip edildiğini tekrar vurgulayarak bitirmek isterim. Tarih sayfaları, nice hükümdarın sefere çıkarken, ya da bir karar alacağı zaman başvurduğu ‘gaybden bilgi veren danışman’ öyküleri ile doludur. Bu ‘danışman kâhinler’den alınan işaretlerin, çoğu zaman kof çıkması bazı ‘gayb habercileri’nin vereceği haberlerin doğru olma ihtimalini ortadan kaldırmaz. Burada en şaşmaz kriter verilen haberin tarihin testinden geçip geçemediğidir. Kâhinler insanları kandırabilirler, ancak ‘tarih dede’yi asla….

Bugünün Mehdi taslakları da muhtemelen tarih boyunca gelip geçen diğerleri gibi yakında -tarihin tozlu raflarında bile yer alamadan- gaybûbete karışıp gideceklerdir… Ömrü yeten görecektir.

Allahu a’lem bis-savab…
-----------------------------------------------------------------------------------
İletişim: atahayati@gmail.com
(1) Bkz. Kur’an-ı Kerim; 2:3,33; 3:44, 179; 6:50,59,73; 7:188; 9:94 ; 10:20; 11:31,123; 12:102; 13:9 ; 16:77; 18:26; 19:61; 21:49; 23:92; 27:65; 32:6 ; 34:3, 53; 35:18 ,38; 36:11; 39:46; 49:18; 50:33; 52:41; 53:35 ; 57:25;59:22; 62:8; 64:18; 67:12; 68:47; 72:26; 81:24.
(2) Bkz. Kur’an-ı Kerim; Kehf Sûresi, 18: 65-82. ayetler.
(3) Abdullah Dağıstanî (1891-1973) hayatı hakkında geniş bilgi için bakınız: Dr. Hayati Bice, İşaret Taşları, s. 261-280, İnsan Yay., İstanbul-2006. Abdullah Dağıstanî türbesi bugün Şam’ın Cebel-i Qasiyyun bölgesindeki mescidi içerisinde yer almakta olup Türkiye ve dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ile dolup taşan bir ziyaretgâhtır.
(4) Kabbani M.H. Shaykh; Naqshbandi Sufi Way; pp.370-373 ; KAZI Publications; Chicago-1995.
(5) İlgili paragrafın İngilizce metni: “Suddenly, in the midst of peace, an attack will be made on Turkey from a neighboring country and a war will start, followed by an invasion of Turkey by a close neighboring country. This will threaten the U.S. bases in Turkey and will cause a greater battle to ensue.
This will result in a great disaster on earth and a horrible war. During the course of the war, Mahdi (as) will come forth and Jesus (as) will return.”
(6) Psikiatri kliniklerinde daima çok sayıda, kendisini peygamber, mehdi, kutbu’l-aktâb sanan ağır psikoz vakaları bulunur.
(7) Tasavvuf ve Nakşbendilik konusunda referans kitaplardan birisi olan Naqshbandi Sufi Way (Nakşbendi Sufi Yolu) kitabını internet üzerinden sipariş ile temin edebilirsiniz: http://www.amazon.com/Naqshbandi-History-Guidebook-Saints-Golden/dp/0934905347/ref=ntt_at_ep_dpi_5






4 Temmuz 2013 Perşembe

MISIR İLE İLGİLİ HADİSLER

Naim b. Hammad Fiten’de, ve Ebu Cafer, Muhammed b. Ali (ra)’dan tahric ettiler. Buyurdu ki: Abbasi, Horasan’a ulaştığı zaman Şarkta boynuz şeklinde bir yıldız çıkar. Bu yıldız, ilk çıktığında Allah Nuh kavmini helak etmiştir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında da çıkmıştır. Firavun kavmi yok edildiğinde ve Yahya b. Zekeriya öldürüldüğünde de görülmüştür. Siz o yıldızı gördüğünüzde fitnelerin şerrinden Allah’a sığının. O yıldızın doğması güneş ve ay tutulmasından sonra olacaktır. Sonra fitneler “alaca karga” mısır’da zuhur edinceye kadar devam eder. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)

H.30—Deylemi, Ebu Ali Merdani’den (ravi silsilesi ile) O da Ebu Zer’den, O da Resulullah (s.a.v.)’den rivayet ettiler. Buyurdu ki: Mısır’da Kureyş’ten bir adam çıkar, çökük burunludur. Mağlup olur ve mülkünü zail eder ve Rum’a kaçar. Onları alıp İskenderiyye’ye getirir ve müslümanlarla savaşır ve ilk melhame bu olur.

Ondan (Mehdi'nin zuhurundan) önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir..." (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Naim b. Hammad’dan, yapılan bir nakilde deniyor ki; “Türk size hücum ettiği zaman, malı toplayan halifeniz öldüğü zaman, o halifenin ölümünden sonra, iki yıl içinde azledilecek olan zayıf bir adam başa geçtiği zaman, Şam’dan üç kişi çıktığı zaman, Batı insanları da; Mısır’a çıktığı zaman.. bunlar Süfyani’nin alâmetleridir.”




3 Temmuz 2013 Çarşamba

MISIR’DA DARBE OLDU. GEÇİCİ DEVLET BAŞKANI HRİSTİYAN…

Mısır ordusu 3 Temmuz 2013 Çarşamba günü bir darbe yaparak seçimle iş başına gelen Cumhurbaşkanı Mursi’yi görevinden aldı.  Ordu, Mursi’nin yerine Anayasa Mahkemesi başkanı Adli Mansur’u geçici devlet başkanı olarak atadı. 

Adli Mansur bir Hristiyan… Böylece Mısır tarihinde 1400 yıl sonra ilk defa bir Hristiyan Mısır gibi Müslüman bir ülkeye Devlet Başkanı yapıldı.  

Gözaltına alınan Mursi Müslüman Kardeşlere darbeye karşı silahsız direniş çağrısı yaptı. Mısır’da Müslüman Kardeşlere ait  TV kanalları kapatıldı. 

 Anayasa askıya alınırken ülkenin bundan sonraki yol haritasını, muhaliflerin lideri Baradey'le birlikte el-Ezher Şeyhleri ve Kıptilerin papası belirleyecek! Geçiş dönemini cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimi izleyecek. 


Türk Dışişleri Bakanlığı seçimle gelenin seçimle gitmesi gerektiğini vurguladı. Avrupa Parlamentosunda demokrasiyi katleden darbecileri kınamak yerine Mursi'yi eleştiren görüşler ileri sürüldü. Batı ülkelerinin ikiyüzlülüğü bu olayda da kendini gösterdi.

Müslüman Kardeşlerin seçimle işbaşına gelmesini hazmedemeyenlerin demokrasinin katledilmesi karşısında demokrasiyi savunmak yerine darbecileri savundukları görüldü. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri de darbeyi kutlayan ve destekleyen mesajlar verdiler.

Mısır ülkesi zengin ama halkı fakir bir müslüman ülke... Ülkenin yarısı fakirlik sınır altında, % 25'i okuryazar değil...  






2 Temmuz 2013 Salı

ONYEDİNCİ HİLAL'DEN GAYBİ İSTİHBARAT

MISIR’DA ASKERLER DARBEYE HAZIRLANIYOR.

OBAMA ARMAGEDONCULAR KARŞISINDA ÇARESİZ.

BREZİLYA DA İÇ SAVAŞ ÇIKACAK. ESKİ GERİLLA LİDERİ OLAN BİR KADIN CUMHURBAŞKANININ ÖRGÜTÜ OLASI DARBEYE KARŞI DİRENİŞE GEÇECEK.

EVLİYA DUASININ SAHİBİ TAYYİP ERDOĞAN, SEÇİMLE GÖNDERİLEMEYECEĞİ ANLAŞILINCA TAŞERON DEVLET YUNANİSTAN KULLANILACAK.

ÜLKÜCÜLER SAFINI ALACAK. ÜLKÜCÜLERİN SAFI MÜSLÜMAN HALKTIR VE ÖYLE OLACAK.

İRAN HÜRMÜZ'E OPERASYON YAPACAK.

ESKİŞEHİR'DE BİNLERCE SUFİ RUS'U DURDURACAK.

ABDÜLHAMİD HANIN EVLADI EMANETLERİ VERECEK.

MAĞARADAKİLER YARDIMA GELECEK. UYKUDAN UYANIP GELECEK VE DÜNYA BİZİM OLACAK. ALLAH'IN ASKERLERİNİN OLACAK.

HER YERDE BİR DAHA ALLAH'IN ELÇİSİNİN  İSMİ ANILIRKEN SAYGIYLA AYAĞA KALKILACAK.

ÜMMETİ PARÇALAYAN DÜŞÜNCELER TEMİZLENECEK.

MELÛN VEHHABİ SÜFYAN ÖLDÜRÜLECEK...

GECE YARISI TAYYİ MEKAN YAPACAK 313 ASKER KÂBE'DE TOPLANACAK.

 İMAMI AZAM TEK GİDİLEN YOL OLACAK.

 HAZRETİ MUAVİYE'YE YE HAKKI TESLİM EDİLECEK.

 KURT KUZU İLE KISSA OLARAK DEĞİL ZAHİREN ARKADAŞ OLACAK.

BU YAZILAR GAYBİ İSTİHBARATTIR.

ABDÜLSAMED R. YÜKSEL

ONYEDİNCİ HİLAL

2 Temmuz 2013 Salı